top of page
Search

Sufi şeyhin ayağına kapanan yogi

Kerametler yarıştırılır mı?

On dördüncü yüzyılda tarihe düşülmüş bir anekdot, sûfî şeyhler ile yoga üstatları (yogiler) arasında gerçekleşen keramet rekabetlerine bir örnek verir:


Bir yogi, insanüstü marifetlerini göstermek üzere oturduğu yerden göğe doğru yükselir ve sonra tekrar yere doğru iner. Yanındaki şeyhe meydan okur ve güçlerini sergilemesini ister. Şeyh, önce göğe bakarak Tanrı’ya yakarır: “Rabbim, sana yabancı olan birine bu gücü verdin. Bana da lütfunu bahşet!” Bunun üzerine şeyh bulunduğu noktadan yükselerek önce kıble yönüne uçar, sonra kuzeye ve güneye doğru hareket eder. En sonunda da ilk bulunduğu noktaya geri döner ve oturur. Bunun üzerine yogi, hayranlık içerisinde şeyhin ayaklarına kapanır ve şöyle söyler: “Ben sadece olduğum yerden yükselip ve tekrar yere inebilirim. Sağa veya sola gidemem. Sen ise nereye istediysen gidebildin. Bu güç Tanrı’dandır ve gerçektir. Benim güçlerim ise hakiki değildir.”


“YOGA YAPACAĞINA NAMAZ KIL”

Yogilerle sûfîlerin tarihî rekabetleri günümüzde farklı bir yansıma bulur. Türkiye’de yoga ile ilgilenenlere belirli kesimler tarafından verilen standart tavsiyelerden birisi “namaz kılmak” yönündedir. Ancak bu tavsiye herhangi bir mantıklı temele oturtulamaz. Çünkü günümüzde stüdyolarda, yoga salonlarında ve derslerinde yapılan “yoga” faaliyetleri namaz yerine geçecek yani ibadet sayılabilecek neredeyse hiçbir öge içermez. Önce bu noktayı vurgulayalım. Yoga faaliyetlerinin resmî düzenlenmesi ülkemizde Gençlik ve Spor Bakanlığının yetki alanındadır. Çünkü modern yoga, dünya genelinde ağırlıklı olarak bir egzersiz rutini olarak kabul görmektedir.


Yoga ve namaz kıyasının başlangıç noktası günümüzdeki önyargının çok öncesine dayanıyor. Hindistan’ın milliyetçi yoga tarihyazımı içerisinde yoganın beş bin yıldan eski bir gelenek olduğu sıklıkla vurgulanır. Neredeyse her modern yoga dersinde uygulanan “güneşe selam” adındaki hareket serisi de bu beş bin yıllık döneme yerleştirilmeye çalışılır. Ancak gerçek bundan farklıdır. Öncelikle yoga beş bin yıllık bir gelenek değildir. Güneşe selam serisi de Pratinidhi Pant adlı Hintli bir kral tarafından 19. yüzyılda oluşturulmuştur. Kral, dönemin Avrupa kökenli fizik kültür egzersizleri ve askeri antrenman sistemlerini büyük bir yaratıcılıkla birleştirmiştir. Adına da “surya namaskar” (güneşe selam) demiştir. Namaskar kelimesinin “selam” anlamı taşıması ve namaz kelimesine benzetilmesi, namazdaki hareketlerin bazılarıyla güneşe selam serisi içindeki hareketler arasında paralellik olması ve “beş bin yıllık yoga” ifadeleri bir araya geldiğinde, birçok Türkiyeli yogasever şu yanlış yargıya varıyor: “Aslında müslümanların kıldığı namaz da yogadan geliyor, çünkü yoga daha eski.”


SÛFÎLER VE YOGİLER

Yoganın anavatanı Hindistan. Felsefi kökenine bakıldığında, ahlak kuralları ve meditasyon amaçları açısından Buddhizm ve Cainizm etkisi altında olduğunu milattan sonra 500’lere kadar yazılan Sanskrit metinlerde görmek mümkün. Ancak bu tarihten sonraki gelişmeler yoganın bugünkü haline evrilmesine sebep oluyor. Günümüzdeki beden odaklı pratikleri içeren yoganın temelleri 1100-1200 yılları civarında atılıyor. Ve tam bu dönemde, 1200’lerde bu coğrafyaya hakim olan Delhi Sultanlığı, Türk etnik kökeni ve beraberinde getirdiği Fars kültürüyle 1750’lere kadar Hindistan’ın büyük bir kısmını kontrolü altında tutuyor. Moğol istilalarından kaçan Müslüman kesim için de Delhi şehri, o dönem ana akım müslüman inancı olan Sûfî İslamının kültür merkezi haline geliyor.


Sûfîzmle birlikte aynı dönemde Hindistan’a yayılan ve kültürel açıdan büyük etki yaratan bir başka ana akım grup daha görürüz: Nath Yogiler. Bu yogilerin ortak sembolleri, aksesuarları ve silsile kökenleri var. Sûfîler gibi onlar da münzevi bir hayat sürdürmüş, zihinsel ve fiziksel meditasyon tekniklerini uygulamışlardır. İki grupta da hece formülleri, görsellemeler, nefes kontrolü, keramet gösterme, şifacılık, yaratıcıyla birleşme yönünde kuvvetli bir hasret içinde olma gibi ortak paydalar mevcuttur. Ayrıca Hint toplumunu düzenleyen Brahmanik sisteme karşı bir tavır da yine bu iki grupta gözlemlenir. Rekabetlerine rağmen bir arada çok vakit geçiren yogiler ve sûfîlerin, Ramazan ayında benzer uygulamaları icra ettiklerine ve sûfîlerin oruç tutarken yogilerin de kendi arınma ritüellerini yaptıkları tarihe not düşülmüş ve minyatürlere konu olmuştur.


DEVRİMCİ KABÎR

Hint asıllı şair Kabîr, on beşinci yüzyıl Hindistan’ına damgasını vuran ve günümüze kadar etkisini yitirmeyen şiirleriyle sûfî ve yogi geleneğinin ortak manevi yönlerini birleştiren isimler arasında başta gelir. Adeta devrimci sayılabilecek fikirleriyle bu iki geleneğin de yanlış uygulamalarını eleştiren Kabîr ne kerametlere rağbet eder, ne de şifacılığa. Sembolleri, mekanları, isimleri, silsileleri, şarkıları, şekilleri, ritüelleri bir kenara bırakmak gerektiğini savunur ve bu yüzden yaşarken linç edilmiş, sürgüne gönderilmiştir. Kabîr için tek yol vardır: Kişi kendi kalbine bakmalıdır, orada gerçek doğruyu görecektir.

Müslüman ve Hindu müritleri, Kabîr’in ölümünde bile ayrılığa düşer ve rivayete göre cenazesi gömülecek mi yakılacak mı diye çekişirler. Bu çekişme sırasında Kabîr onlara görünür ve kefenin altında ne olduğuna bakmalarını söyler. Müritleri kefenin altında Kabîr’in bedeni yerine bir çiçek yığını bulurlar. Çiçeklerin yarısını Maghar’da gömmek üzere Müslümanlar alır, diğer yarısını da Benares’te yakmak üzere Hindular götürür.





4 views0 comments

Comments


bottom of page