(23 Mart 2020, Scott Berinato)

[Harvard Business Review’da İngilizce olarak yayınlanan söyleşi, Gülnihal Özdener tarafından Türkçeleştirilmiştir. Köşeli parantez içindeki ifadeler söyleşinin bulunduğu yazıda yer almaz ve çevirmene aittir. Giriş paragrafları Türkçeye çevrilirken bazı kısımları atlanmıştır. Kaynak yazıya şu linkten ulaşılabilir: https://hbr.org/2020/03/that-discomfort-youre-feeling-is-grief]

Kessler, yas üzerine dünyadaki önde gelen uzmanlarından. Elisabeth Kübler-Ross ile birlikte “On Grief and Grieving: Finding the Meaning of Grief through the Five Stages of Loss” adlı kitabı yazdı. Yeni kitabı, “Finding Meaning: The Sixth Stage of Grief” ise, bu sürece yeni bir safha ekliyor. Los Angeles’ta on yıl boyunca çalıştığı hastane sisteminde biyotehlike ekibinde görev aldı. LAPD ve Kızıl Haç’ta gönüllü olarak çalıştı. Her yıl, 167 ülkeden 5 milyonun üzerinde ziyaretçisi bulunan www.grief.com sitesinin kurucusu.

[Kessler’in araştırma çerçevesi; tanatoloji, ölüm sonrası yaşanan kayıp hissi, yas ve keder, palyatif bakım süreçleri, vb. alanları kapsıyor.]

Kessler bu söyleşide, hissediyor olabileceğiniz yası tanımanın neden önemli olduğuna, nasıl yönetebileceğimize ve içinde nasıl mânâ bulabileceğimize dair düşüncelerini aktarıyor.

Harvard Business Review: İnsanlar bu dönemde birçok farklı şey hissediyor. Bunların bir kısmını yas olarak adlandırmak doğru olur mu?

David Kessler: Evet ve hissettiğimiz birkaç farklı yas var. Dünyanın değiştiğini hissediyoruz ve değişti de. Geçici olduğunu biliyoruz ama öyleymiş gibi hissettirmiyor ve bazı şeylerin artık farklı olacağını idrak ediyoruz. Havaalanına gitmek nasıl 11 Eylül olaylarından sonra tamamen değiştiyse, bu noktadan itibaren de artık bazı şeyler değişecek. Normal olanı kaybetmek, durumun ekonomi üzerindeki etkisinden korkmak, bağlantıyı kaybetmek… tüm bunlar bizi derinden vuruyor ve keder, yas duyuyoruz. Kitlesel bir şekilde. Böylesi bir kitlesel yas halini sürekli hissetmeye alışkın değiliz.

HBR: Hissettiğimiz yasın tek bir çeşit olmadığını söylediniz?

Kessler: Evet, aynı zamanda beklentisel yas hissediyoruz. Beklentisel yas, emin olmadığımız geleceğe dair hissettiğimiz şey. Genellikle ölüm etrafında şekillenir. Birisine konulan korkunç bir teşhisi öğrendiğimizde veya bir gün annemizi, babamızı kaybedeceğimize yönelik normal düşüncemiz sırasında bunu hissederiz. Beklentisel yas aynı zamanda genel bir çerçevede hayal edilmiş bir gelecektir. Bir fırtına yaklaşmaktadır. Dışarıda, uzakta kötü bir şey vardır. Virüs söz konusu olduğunda, insanlar için bu tür bir yas çok kafa karıştıran bir şey. İlkel beynimiz kötü bir şey olduğunu biliyor, ama göremiyoruz. Bu da emniyet hissimizi parçalıyor. Emniyeti kaybettiğimizi hissediyoruz. Daha önce böyle bir şekilde topluca emniyet hissimizi hiç kaybetmemiştik. Bireysel veya daha küçük gruplar halinde insanlar bu hissi yaşamıştı. Ama hep birlikte… bu yeni bir durum. Mikro ve makro seviyede yas içerisindeyiz.

HBR: Bireyler bu yas halini idare etmek için neler yapabilirler?

Kessler: Yasın safhalarını anlamak bir başlangıç. Ama ne zaman yas safhalarından bahsedecek olsam, insanlara bu safhaların doğrusal olmadığını ve safhaların bu sırayla gerçekleşmeyeceğini hatırlatmam gerekiyor. Bu bir harita değil, ama bilinmez dünyamızda bize geçici bir iskele sunuyor.

Safhalardan biri inkâr, özellikle ilk başlarda söylediğimiz şey: “Bu virüs bizi etkilemeyecek.” Bir diğeri öfke: “Beni evde kalmaya zorluyorsun ve tüm etkinliklerimi elimden alıyorsun.” Pazarlık: “Peki. Eğer iki hafta sosyal mesafelendirmeyi gerçekleştirirsem her şey yoluna girecek, değil mi?” Üzüntü: “Bunun ne zaman biteceğini bilmiyorum.” Ve son olarak da kabullenme: “Bu gerçekten oluyor; nasıl ilerleyeceğimi çözmem gerek.”

Tahmin edebileceğiniz gibi, kabullenme aşaması gücümüzün olduğu nokta. Kabullenme içerisinde kontrolü elde edebiliyoruz: “Ellerimi yıkayabilirim. Güvenli bir mesafe koruyabilirim. Sanal ortamda çalışmayı öğrenebilirim.”

HBR: Yas hissettiğimizde, fiziksel bir acı da hissederiz. Zihnin aşırı hızlanması da cabası. Bu hâli yönetebilmek ve şiddetini azaltmak için yöntemler var mı?

Kessler: Beklentisel yasa geri dönelim. Sağlıksız olan beklentisel yas, aslında kaygıdır ve bahsettiğiniz his de budur. Zihnimiz bize bazı görüntüler göstermeye başlar. “Annem, babam hastalanıyor…” En kötü senaryoları görürüz. Bu, zihnimizin bizi korumasıdır. Amacımız bu görüntüleri görmezden gelmek veya ortadan kaldırmak değil; zaten zihniniz buna izin vermeyecek ve zorlamaya çalışmak acı verebilir. Amaç, düşündüğünüz şeyler arasında denge bulmak. En kötü görüntünün şekillendiğini fark ettiğinizde, en iyi görüntüyü de düşünmeye çalışın. Hepimiz biraz hastalanırız ve dünya devam eder. Sevdiğim herkes ölmez. Belki kimse ölmez, çünkü doğru adımları atıyoruzdur. İki senaryo da göz ardı edilmemelidir ve biri diğerine baskın gelmemelidir.

Beklentisel yas, zihnin geleceğe gitmesi ve en kötüyü tahayyül etmesidir. Kendini sakinleştirmek için, içinde bulunduğun ana gelmek istersin. Meditasyon yapan veya bilinçli farkındalık uygulamaları yapan kişiler için bu tanıdık bir tavsiye olacaktır, ama insanlar her zaman bunun ne kadar yavan bir şey olabileceğine şaşırırlar: Odanın içerisinde beş şeyi söyle. Bir bilgisayar, bir sandalye, bir köpeğin resmi, eski bir kilim ve bir kahve kupası. Bu kadar basit. Nefes al. Beklediğin hiçbir şeyin şimdi, şu anda gerçekleşmediğini fark et. Bu anda, iyisin. Yiyeceğin var. Hasta değilsin. Duyularını kullan ve duyularının ne hissettiğini düşün. Masa sert. Battaniye yumuşak. “Nefesin burnumdan içeri girdiğini hissedebiliyorum.” Acının bir kısmını hafifletmek için bu gerçekten işe yarayacaktır.

Kontrol edemeyeceğiniz şeyi nasıl bırakmanız gerektiğini düşünebilirsiniz bir de. Komşunuzun ne yaptığı sizin kontrolünüzde değil. Sizin kontrolünüzde olan şey, onlarla aranızda iki metre kadar mesafe bulundurmanız ve ellerinizi yıkamanız. Buna odaklanın.

Son olarak, içinde bulunduğumuz zamanlar merhamet depomuzu doldurmamız için ideal. Herkesin korku ve yas seviyesi farklıdır ve bu duygular farklı şekillerde kendini gösterebilir. Önceki gün bir iş arkadaşım bana çok ters davrandı ve şunu düşündüm: “Bu kişi kendisi gibi davranmıyor; tüm bu olanları bu şekilde idare edebiliyor. Onun korkusunu ve endişesini görüyorum.” Kısacası, sabırlı olun. Tanıdığınız kişilerin genelde nasıl olduğunu düşünün ve bu anda göründükleri gibi olmadıklarını hatırlayın.

HBR: Bu pandeminin özellikle can sıkıcı olan tarafı açık uçlu olması.

Kessler: Bu geçici bir durum. Böyle söylemek işimizi kolaylaştırıyor. 10 sene hastane sisteminde çalıştım. Bu tür durumlar için eğitimliyim. Aynı zamanda 1918 grip salgınını da inceledim. Doğru önlemler alıyoruz. Tarih bize bunu söylüyor. Sağ çıkabileceğimiz bir şey bu. Kurtulacağız. Aşırı tepkinin değil aşırı korunmanın olması gerektiği bir dönemdeyiz.

Bunun içerisinde mânâ bulacağımıza inanıyorum. Elizabeth Kübler-Ross’un ailesi, yasın altıncı safhasını eklememe izin vererek beni onurlandırdılar. Bu altıncı safha, mânâ. Elisabeth’le, kabullenme safhasından sonra ne geldiğine dair oldukça uzun bir konuşma yapmıştım. Şahsî bir yas deneyimledikten sonra, kabullenme safhasında kalmak istemedim. En karanlık zamanlarımda mânâ aradım. Ve inanıyorum ki, böyle zamanlarda ışık da bulabiliriz. Şimdi bile, insanlar fark ediyorlar ki teknoloji üzerinden bağlantı kurabilirler. Düşündükleri kadar uzak değiller. Uzun sohbetler için telefonlarını kullanabilirler. Yürüyüşlerin kıymetini biliyorlar. Tüm bu durum sona erdiğinde, mânâ bulmaya devam edeceğimize inanıyorum.

HBR: Bunları okuyup yine de yasın ağırlığı altında ezilen kişilere ne söylersiniz?

Kessler: Denemeye devam edin. Bunu yas olarak isimlendirmenin güçlü bir anlamı var. İçimizde olan şeyi hissetmemize yardımcı oluyor. Birçok kişi geçtiğimiz hafta bana şunları söyledi: “İş arkadaşlarıma zor dönemler geçirdiğimi söylüyorum.” “Dün gece ağladım.” İsimlendirdiğin zaman hissedersin ve (o his) içinden geçer. Duygunun harekete ihtiyacı var. Bizim de içinden geçtiğimiz şeyi tanımamız önemli. Kişisel gelişim akımının talihsiz bir yan ürünü de hislerle ilgili hislere kapılan ilk nesil olmamız. “Üzgün hissediyorum, ama hissetmemeliyim; başkaları benden daha kötü durumda,” gibi şeyler söylüyoruz kendimize. İlk histe kalabiliriz ve kalmalıyız. “Üzgün hissediyorum. Beş dakika boyunca üzgün hissedeyim.” Yapmamız gereken, başkasını bir şey hissedip hissetmediğinden bağımsız bir şekilde, üzüntümüzü, korkumuzu veya öfkemizi hissetmeye çalışmak. Bununla mücadele etmenin herhangi bir faydası yok, çünkü beden bu hissi yaratıyor. Hislerin oluşmasına izin verdiğimizde, düzenli bir şekilde oluşacaklar ve bu da bizi güçlü kılacak. Böylelikle mağdur olmayacağız.

HBR: Düzenli bir şekilde?

Kessler: Evet. Bazen hissettiğimiz şeyi hissetmemeye çalışırız çünkü zihnimizde “his çetesi” gibi bir görüntü oluşur. “Eğer üzgün hissedersem ve bu hissin içeri girmesine izin verirsem, asla gitmez. Kötü hislerin çetesi üzerimde hakimiyet kurar.” Aslında, bu his, içimizden geçer. Hissederiz ve gider, sonra da bir sonraki his gelir. Bizi kıskaca alacak bir çete yok. “Yas hissetmemeliyiz” düşüncesi oldukça saçma. Yasını hisset ve yoluna devam et.

“Yoga yapıyorum.”

“Bugün yoga var.”

“Yogadan çıktım.”

“Yogaya geliyor musun?”


Çevremizde yoga ile ilgilenenler varsa veya stüdyolarda “yoga” çalışmalarına katılıyorsak, bu cümleleri sıkça duyarız.

Kastedilen şey çoğunlukla āsana (oturuş, bedensel çalışmalar), prāṇāyāma (nefes teknikleriyle prāṇānın kontrolü), ya da meditasyon (pratyāhāra ve dhāraṇā) pratiğidir. Bunlar, Yogasūtra‘da geçen 3.,4.,5. ve 6. uzuvlardır.

Bugün uyguladığımız modern yoga, köklerini klasik metinlerden biri olan Yogasūtra‘ya dayandırır. Patañjali, (Yogasūtra‘nın derleyicisi) mutlak kurtuluşa götüren sekiz uzuvlu yogayı (Aṣṭāngayoga) bu metinde anlatır. Detaylı bir şekilde bu metinde geçen bilgileri başka bir yazıda paylaşacağım. Şimdilik, modern hayatta ve stüdyo ortamında (veya evimizde) “yoga uygulaması”na olan tavrımız nasıl olmalıdır, konusuna odaklanalım.

Bir stüdyo dersine ya da seansına katıldığınızı var sayalım. Kapıdan (veya kapılardan) geçtiniz. Kayıt yaptırdınız. Üstünüzü değiştirdiniz, fazla eşyalarınızı bir dolaba kilitlediniz. İyi bir ihtimalle, sadece anahtarınızı ve uygulama sırasında kullanacağınız şahsi yoga matınızı (veya başka bir malzemenizi) yanınıza aldınız ve dersin gerçekleşeceği odaya girdiniz. Bir eğitmen eşliğinde, belirli bir süre içerisinde muhtelif nefes ve duruşlar çalıştınız. Ne yaptığını bilen bir öğretmene denk geldiyseniz, āsana, prāṇāyāma ve pratyāhāradan başka, kısmen de olsa dhāraṇā basamağını deneyimlemeye çalıştınız. 

Yoga yapmış sayılır mısınız? Yoga yapılabilen bir şey midir? Sahi, yoga nedir? Tanımlamalar da bir başka yazının konusu olsun.

Gelelim asıl konumuza; tavır. Tavrımız, yaptığımız uygulamayı Sādhanā haline çevirir. Her yoga ekolünde bu kelimeyi duymazsınız; bu terim, daha çok geleneksel ekollerde karşımıza çıkar. Sādhanā, egonun ötesine geçmemize yardımcı olacak manevî bir uygulamadır; kelime anlamıyla “bir şeyi başarma/tamamlama yolu”dur. 

Patañjali‘nin Yogasūtra‘sına yazdığı yorum bölümünde Iyengar, Sādhanāyı şu şekilde anlatır: 

Sādhanā, bir hedefe giden yolda takip edilen disiplindir. Abhyāsa, gözlem ve tefekkür ile tekrar edilen pratiktir. Kriyā (veya eylem) da çalışma ve araştırmayla yapılan kusursuz uygulama anlamına gelir. Böylelikle, sādhanā, abhyāsa ve kriyā tek ve aynı anlamdadır. Bir sādhaka (veya uygulayıcı), manevi bir hedef yolunda aklı ve zekayı becerikli bir şekilde uygulamaya koyan kişidir.*

Böylesi bir uygulama içerisinde olan kişiye sādhu (kadın ise sādhvi), sādhaka, veya yogīn denir. Sādhanānın amacı; aydınlanma, Tanrı’ya duyulan saf sevgi, doğum ve ölüm döngüsünden (saṃsāra) özgürleşme (mokṣa) gibi manevî idrak halini deneyimlemektir. Meditasyon, tespih ile mantra söylemek, adak adamak, vb. uygulamalar da sādhanā sayılabilir.

Gözünüzü korkutmasın, herhangi bir etkinliği veya uygulamayı sādhanā tavrıyla yapabilirsiniz. Mesleğiniz, yaptığınız spor, çaldığınız enstrüman, uyguladığınız danslar, ailenizle geçirdiğiniz zaman… Rutine girdiğini düşündüğünüz her şeye bu tavırla yaklaşabilirsiniz.

Konumuzun odak noktası olan günlük yoga uygulamalarımızı sādhanā haline getirebilir miyiz, peki? Her gün, aksatmadan, aynı yerde ve aynı saatte uyguladığımız takdirde, yoga pratiği sādhanā haline gelmeye başlar. Ama bu deneyimin derinleşmesi için “sādhanā kültürü”nün unutulmaması gerekir. Kendi imkan sınırlarımız içerisinde, bulunduğumuz ortamlara bunu nasıl uygularız?

Bazı ufak kurallar ile, her āsana uygulamasını (özellikle de grup çalışmalarında) sādhanāya çevirmek mümkün:

  1. Sessizlik. Gün içerisinde hem içeriden hem de dışarıdan gelen birçok ses yüzünden zihin çoğu zaman hareket halinde. Uygulamanıza başlamadan en az 5-10 dakika önce sessizlik içerisinde oturarak, düşünce ve duygu akışını gözlemlemek ve bunların farkına varmak, sessizliğin yerleşmesine yardımcı olacaktır. Ders sırasında sınıf içerisindeki sessizliği korumak da grup dersleri sırasında çok önemli; eğer eğitmenle anlık bir şey paylaşmanız gerekirse (ağrı, soru, vb.) bu paylaşım yarım dakikadan fazla sürmemeli ve mümkün olduğunca sessiz ve abartısız bir şekilde ifade edilmeli ki hem sizin dikkatiniz uygulamadan uzaklaşmasın, hem de diğer katılımcıların dikkati size kaymasın.

  2. Sakinlik. Koşmaca şehir hayatında yoga seanslarına yetişmek kimileri için zor olabilir. Mekana geç bile varsanız, sakin kalmaya çalışın. Malzemelerinizi ses çıkarmadan ve başkalarının dikkatini dağıtmadan yerleştirin. Dersi veren eğitmene yeni geldiğinizi belli etmek istiyorsanız sadece göz göze gelmeniz yeterlidir; o anda konuşarak durumunuzu açıklamanız gerekmez, açıklama yapma gereği duyuyorsanız seansın sonunda ifade edebilirsiniz.

  3. İçsel huzur. Evet, belki çoğumuz bunu kazanmak için yoga derslerini kovalıyoruz. Her ne kadar öğretmenler yol göstermek için orada bulunsa da, huzurun oluşmasına zemin hazırlayacak olan uygulayıcının kendisi. Çalışmalar sırasında özellikle fiziksel açıdan rahatsız hissettiğiniz bir an olursa dinlenin. Dinlenmekten çekinmeyin. Asana uygulamaları zihni sakinleştirmek için araç olarak kullanılır; asanalar sırasında rahatsız ve huzursuz hissederseniz zihin daha hareketli hale gelebilir.

  4. Kararlılık. Herkesin beden ve zihin yapısı farklı; kimi beden daha kuvvetli, kimisi daha esnek, kiminin solunum kapasitesi daha yüksek, kimi ise taklit yeteneği ile duruşları veya diğer çalışmaları muntazam bir şekilde tek denemede yapabilir. Akıl seviyesinde ise odaklanma, düşüncelere kapılıp uzaklaşma, vb. konularda da yine her birey diğerinden farklıdır. Zorlandığınız veya anlamadığınız, yapamadığınız anlar olduğunda etrafa bakın; kendinize yönelik suçlamalarda veya kıyaslamada bulunmak için değil, kapasitelerin farkına varabilmeniz için. Her bir kişiden yeni bir şey öğrenmeniz mümkün; hayatın her noktasında bu geçerli. O yüzden, çoğu zaman algılarınız kapalı olsun; ama takıldığınız anda kopya çekin. 🤓 Yapabileceğinize inanın. Kararlı olun; pes etmeyin.

  5. Dikkat. Bunun birkaç farklı uygulama alanı var. Öncelikle eğitmen tarafından yapılan yönlendirmelere dikkat vermekten söz edebiliriz. Eğitmenin yönlendirmeleri, duruşların ve nefes çalışmalarının gösterilmesi, uygulayıcıların işini kolaylaştırmak ve pratiklerini güvenli hale getirmek içindir. Yönlendirmelere iyi kulak verin; eğitmenin kendi üzerinde gösterdiği tekniklerin detaylı görsel anlatımlarını iyi gözlemleyin ve bunu bedeninize uygularken de aynı dikkati sürdürün. Çevrenize dikkat edin; salon içerisinde yürürken, yerleşirken, başkalarının malzemelerine basmamaya, kullanmamaya özen gösterin. Her saniyenin, her adımın farkına vararak çalışmalarınıza devam edin.

  6. Odaklanma. Duruşlara girdiğiniz anda veya nefes çalışması yapılırken, mümkün olan her fırsatta iç dünyanıza dönmeye çalışın. Bu, düşüncelere kapılıp gitmek demek değil. Tam tersine, tüm odağı içeriye çevirmek ve düşüncenin zihni gölgelediği anları bile fark edebilmek. Bunun için gözlerinizi kapatabilirsiniz ya da gözlerinizi kapatmak sizi huzursuz ediyorsa yakınınızda dikkatinizi dağıtmayacak tek bir noktaya odaklanabilirsiniz. Gözlerinizi kapatmayı tercih ediyorsanız, odaklanma noktası olarak farklı alternatifler mevcut: nefeslere, iki kaşın arasına (üçüncü göz), belirli enerji merkezlerine (çakralar), duruşun bedendeki etki noktalarına…

  7. Açık olmak. Dharmaji’nin en çok söylediği sözlerden biri olan “be receptive” (açık olun), sürekli kendime hatırlattığım ve uygulamakta en çok zorlandığım şeylerden biri. Neye açık olabiliriz? Önerilere, yorumlara, örneklere, yönlendirmelere, itaat etmeye, dinlemeye… Bir derse girdiniz ve eğitmenin stili tamamen size ters çıktı. Sınıfı terk edebilirsiniz, ama gitmek istemiyorsunuz veya gitmekten çekiniyorsunuz. Yaptığınız yoga uygulamasının iyi gelmesi gerekirken alıştığınız bir şey olmadığı için içinizden söylenmeye başladınız… Açık olun. Bakın bakalım bu hoca size neler katacak; olumlu veya olumsuz ne göreceksiniz. İçinizde, “ya ne işim var burada, keşke gelmeseydim, bu ne şimdi?” gibi bitmeyen yorumlar ve söylenmeler belirebilir. Kendinizi fiziksel açıdan güvende hissetmediğiniz bir noktada güvene almaya çalışmanızı kastetmiyorum, öyle bir durum tamamen içgüdüsel korunma isteği uyandırabilir. Normaldir. Farklı bir içsel çatışmayı kastediyorum; çok fazla Tanrı vurgusu yapan bir eğitmen olabilir (ve Tanrı inancınız yoktur), sürekli çakralardan bahseden bir eğitmen olabilir (ve bu konu size tuhaf geliyordur), çok zor duruşlar göstermekte ısrar eden bir eğitmen olabilir veya tamamen fitness tarzında ders verdiğini düşündüğünüz bir eğitmen olabilir. Size hitap etmeyen herhangi bir tarz… Yine de açık olun. Faydalarını özümsemeye çalışın. Eğer seansın size faydadan ziyade zarar verdiğini düşünüyorsanız, her zaman nazik bir şekilde matınızı toplayarak salondan ayrılabileceğinizi unutmayın.

  8. Saygı. Grup dersi sırasında bir eğitmen eşliğinde çalışmak, eğitmene ve grubun geri kalanına saygı duymayı gerektiriyor. Eğitmenin görevi, katılımcıları güvenli bir şekilde yönlendirmektir; grup dersine gelerek kendi pratiğinizi yapmanız (ders bunu gerektirmiyorsa) öncelikle eğitmene, daha sonra da diğer katılımcılara saygısızlıktır. Derin gevşemenin yarısında kalkarak gürültü içerisinde salonu terk etmek, diğer katılımcıların dinlenme hakkını ellerinden almaktır. Özellikle grup derslerinde herkesin uyum içerisinde hareket etmeye dikkat etmesi gerekir; eğitmen bir şey çalıştırırken, bambaşka bir çalışma yaparak kendinizi riske atmayın ve başkalarının kafasını karıştırmayın. Kendi pratiğinizi yapmak istiyorsanız ya ders öncesinde eğitmen ile görüşüp durumunuzu bildirin, ya da grup dersine katılmayın. Derin gevşemeye kalmak için vaktiniz yoksa yine hoca ile ders öncesinde görüşerek durumunuzu açıklayın ve diğer katılımcılar derin gevşemeye başlamadan önce sınıftan ayrılın. Grup derslerine katılan herkes eşit ayrıcalıklara sahip ve kimilerinin sizden daha çok bu pratiğe ve özellikle de derin gevşemeye ihtiyacı olabilir. Düşünceli, merhametli ve saygılı olun. Yoganın ilk basamağı olan ahiṃsā (zarar vermeme, şiddetsizlik) kuralını aklınızdan çıkarmayın.

* Iyengar, B.K.S. (1993: s. 22). Light on the Yoga Sūtras of Patañjali